RUŞENİ BEY’İN İÇYÜZÜ -Müfid Yüksel
RUŞENİ BEY’İN İÇYÜZÜ
MÜFİD YÜKSEL
Bilim ve Ütopya dergisinin bu ayki (Şubat 2000) sayısı, eski meb’us Hasan Ruşeni (Barkın) ‘ın Mustafa Kemal’e sunduğu ve onun takdirini kazandığı iddia edilen “ Din Yok, Milliyet Var “ adlı eserini kapak konusu yapmış ve dergide Kitabın geniş bir özeti yayınlanmış.Kitabın yazıldığı tarihler (1926) , Resmi ideolojinin , kesin bir şekilde iktidara yerleşip, egemen olduğu dönemlere rastlar. Diderot, Voltaire, Hume, Büchner, E. Haeckel, Auguste Comte, Durkheim gibi batılı positivist ve materyalist düşünce önderlerinin Türkiye’nin, yeni cumhuriyetin artık sorgulanamayan ideolojik temelleri haline geldikleri dönemdir. Yine aynı dönem, Çoğu cumhuriyet aydınlarının din olgusuna karşı, bu felsefi ve düşünsel temellerle, sloganik yöntemlerle elbirliğiyle karşı tavır aldıkları döneme rast gelmektedir. Ki, bunların bir bölümü saltanat döneminde kısmen dindar veya dine saygılı gözükenlerden oluşmaktadır( Yunus Nadi, Şeyh Safvet, Celâl Nuri, Mustafa Şekip, Cemil Sena, Yakup Kadri, Ziya Gökalp,Süleyman Nazif gibi.) . Bunlardan biri de Ruşeni Beydir. Mustafa Kemal’e sunduğu söylenen kitapta Ruşeni Bey Dinimiz’e karşı sloganik bir dille en ağır, en mütecaviz saldırılarda bulunur ve kitabına şöyle başlar:
“ DİN YOK, MİLLİYET VAR
Benim Dinim Benim Türklüğümdür.
İnanmam, Bildiğimi bilirim,Bilmediğimi
bilmeğe çalışırım,
Bilemediğimi Hayretle karşılarım.
BİR KAÇ SÖZ
Bu kitabı, Dinlerin içyüzünü milletime göstermek ve milletimi bu beladan
kurtarmak için yazdım. Eskiden ben de dindar idim. Ve Dinin beynime ve
vicdanıma yüklemiş olduğu efsane yükünü bir çok seneler taşıdım.Evet,
memleketimin en yüksek tahsilini gördüğüm halde, tabiat ve irfan karşısındaki
bu zelil mevkiimi pek geç anladım.
Beynimin en taşkın sorgu çağında Dine
karşı başımı kaldırmadığıma ve Ona, sen! Kimsin? Nesin? Demeğe cür’et
etmediğime . çok yanarım. Eğer tahsilde iken, herşeye yapıştırdığım istifham
işaretini .Dinin de esrarlı maskesine yapıştırmış olaydım, şüphesiz daha o
zaman o kara ve korkunç maskeyi yırtar ve onu arkasında birşey bulunmadığını
görür idim. “
Ruşeni bu küfürname tarzında, haya
perdesini yırtan ifadelerine dozunu artırarak devam ediyor. Ruşeni her türlü
inanç olayına, arkasına Cartesian şüpheciliği alarak saldırıda bulunuyor. Dinin
bütün inanç öğelerine, iman ilkelerine hücumda bulunuyor. Dinin toplumlara
birşey vermediği, Medeniyetler doğurmadığı, Milli, Ulusal benlikleri yok
ettiği, Ahiret inancıyla dünyadan uzaklaştırdığı gibi, Batıda Aydınlanma dönemi
(The Age Of Enlightenment) , özellikle
Fransız ihtilali sonrası gelişen, Nasyonal-Devrimci, din karşıtı, militan
seküler söylemlerin, daha kaba ve daha sloganik bir söylenişle , tekrarını
sergiliyor. Hatta kitabının bir çok yeri bazen cümle cümle adı geçen batılı
felsefecilerin eserlerinden aparılmış. Dine ait her inanç olgusunu, doğa ve
bilim dışı efsane, hurafe diye nitelendiriyor. Yine aynı temelle, Dinin
milletlerin geri kalmasında en önemli faktör olduğuna ilişkin, alışılagelmiş
tezleri yeniymiş gibi öne sürüyor. Buradan hareketle Türkler’in İslama
girişleriyle birlikte özgür iradelerini, milli benliklerini ve egemenliklerini
kaybettiklerini, karekterlerinin bozulduğundan dem vurmakta. Ve kendince
çözümler ortaya koymaya çalışmakta, dinin yerine milliyetçiliği, türkçülüğü
ikame etme önerisinde bulunuyor. Ona göre bunun için dinle her türlü araçla
mücadele edilmeli, icabında her türlü silah kullanılmalı, bu yüzden İstiklal
mahkemelerinin darağaçlarını kutsal darağaçları olarak görür. Dolayısıyle dine ait
her unsur şiddetle ezilmelidir. Yanısıra, koyu ırkçı bir tutumla Türk olmayan
unsurlara şiddetli bir düşmanlık-Aynı zamanda da antisemit bir tutum- sergiliyor. Ruşeni’ye göre: “ Vatandaşlık
yalnız birlikle olur, birkaç türlü dil, bir kaç türlü aile, kan ve duygu burada
yer alamaz. Hain vatandaş olan Rum, Ermeni ve Yahudilerle; sahte kardeşler olan
kürt, çerkes, Arnavut ve Araplar türklerin vatandaşı ve kardeşi olamaz.
Türkiye’nin yalnız bir türlü evladı var o da türktür. O yüzden hain
vatandaşlara dikkat edilmeli , bunlar her zaman kötülük yapar. Bunların başlıca
geleni Yahudilerdir. Yahudiler, kana karışan mikroplar gibi sessiz ve
gürültüsüzce milletleri kemirir. Böylece Yahudilik milletleri kaplamış bir veba
gibidir. Yahudiler’i eritmeyen ve hazmedemeyen milletler , bunların dişleri
altında erimeye ve ölmeye mahkumdur. Ben o kanıdayım ki, vatanımda doğan her
yahudi çocuğu milletim için veba mikrobundan korkulu bir felakettir. Türkiye’yi
Yahudi belasından kurtarmak için tek çare var o da Yahudi olarak hiç bir
çocuğun doğmasına izin verilmemelidir. Yani her Yahudi kızı bir Türk genci ve
her Yahudi genci bir Türk kızıyla evlenmeli ve kayıtsız şartsız Türklüğe
karışmak zorunda bırakılmalıdır. Herkes Türkleşmelidir. “
Ruşeni Bey böylesine ırkçı ve antisemit
fikirler serdeder. Koyu, faşist bir milliyetçiliği savunur.Tüm bu görüşleri
serd eden, Ruşeni Bey ilginç, hatta şizofren bir kişiliğe sahiptir. 1884 Girit
doğumlu olup, askeri okullarda okumuştur. Askeri istihbaratta çalışır.
İstihbarat görevleriyle çeşitli ülkeleri dolaşır. Siz onun bu kadar milli ve vatan perver görüntüsüne bakmayın, 1913’e
Bağdat’ta bulunduğu sırada, Çarlık Rusyası adına casusluk yapar ve bu yüzden
Bab-ı Ali tarafından tevkif edilip Konya’ya getirilmesine karar verilir. Ama o
Bağdat’ta tutuklandğı cezaevinden , kendi kafadarı ve Bağdat valisi Süleyman
Nazif’in marifetiyle kaçıp İran’a sığınır. Nedense Ruslara casusluk yaptığı ve
bu yüzden tutuklandığı dergide dile getirilmez. İran’da iken Tahran’da “ Ruşeni’nin Rüyası” diye bir kitap
yayınlar 1913’te. Bu kitapta , yukarıda alıntılar yaptığımız kitabındaki, koyu
ateist tutumun aksine Ruşeni güçlü müreffeh, ilerlemiş ancak Türk hakimiyetinde
bir İslam Dünyası hayal eder. Hatta kitabını hadis ve ayetlerle süslemeyi de
ihmal etmez. Kitapta Türk-İslamcı bir
çizgi sergiler. Ne gariptirki, gerek bu kitabında, gerekse Mustafa Kemal’e
sunduğu iddia edilen hezeyannamesindeki aşırı Türkçülüğünün aksine Ruşeni aslen Kürttür. Tıpkı diğer
Türkçü ateistler Ziya Gökalp, Abdullah Cevdet Ve İshak Sükuti gibi . Ya da
Süleyman Nazif ve günümüzdeki Cemal Kutay gibi.. Ruşeni Bey İran dönüşünde
ayağının tozuyla 1924’te Vatan gazetesinde İran aleyhinde en ağır itham ve
hakaretleri içeren“ İran’ın içyüzü “
başlığı altında bir dizi makale yayınlar. Buna karşın aynı tarihlerde (1924) M.Ganizâde adlı İranlı bir Azeri
Berlin’de “ Ruşeni Bey’e Cevap “ diye
24 sahifelik Türkçe bir reddiye yayınlar. Azerbaycanlı olduğunu söyleyen Türk
asıllı Ganizâde , bu reddiyede , Kürd
asıllı olup koyu türkçülük yapan Ruşeni’nin aksine koyu bir Aryan
milliyetçiliği sergiler. O dönemde rejim
değişikliği olmuş olduğu için suçları affedilir. Bu makaleler bilahere 1926’da Erkân-ı
Harbiye-i Umumiye Riyaseti (Genelkurmay Başkanlığı) istihbarat dairesi
tarafından bir kitap halinde Ankara’da yayınlanır. Kitap ve makalelerinde bir
şeylerin içyüzünü açıklamaya, sözde maskeleri düşürme meraklısı Ruşeni’nin
içyüzü ise ilginçtir. Hayatı, Asya, Avrupa, Kafkaslar, Irak, İran, Suriye,
Filistin gibi ülkelerde kirli istihbarat işlerinde geçer. Gerek Bağdat’ta iken gerekse İran’daki kaç
yıllık yaşamında Çarlık Rusya’sına casusluk yapar. Ruslar’ın İran’daki darbe
faaliyetlerine karışır bu yüzden İrandan da kovulur. Yine hayatının bir çok
yönü karanlıktır. Karanlık bir kişiliği vardır. Özellikle, meb’usluktan
ayrıldığı 1943’ten, öldüğü tarih olan 1953 ‘e kadarki son on yılı hakkında
hiçbir şey bilinememektedir.Koyu Türkçü olmasına rağmen Süleyman Nazif’in
hemşehrisi ve Kürddür.
Tüm bunlar, ırkçı tutumların, özellikle
Ulusalcılığın , milliyetçiliğin ne kadar olumsuz ve çarpık bir anlayış ve
sonuca yol açtığı göstermektedir. Dikkat
edilirse, Resmi Türkçü ideolojinin mimarlarından olan, Ziya Gökalp, Abdullah
Cevdet, Süleyman Nazif, Ruşeni ve halen yaşayan Cemal Kutay’ın ortak yönleri
koyu Türkçülük yapmalarına karşın tümünün Kürd olmasıdır. Burada, kılık
değiştirmiş ya da asimile olmuş Kürdlerin bu ülkede ne kadar çarpık neticeler
hasıl ettikleri görülmektedir. Kürdlerin Türklüğünün, Türkçülüğünün ne Türk’e
ne de Kürd’e hayır getirmeyeceği anlaşılmalıdır. Maalesef Kürdlerin tarihi bu
tip menhus kimselerle doludur. Arap ülkelerinde de Arap milliyetçilerinin de
bazı önde gelenleri maalesef aslen Kürttür. Kürtler, Türkler, İslam dünyasının
bütünü son asırda, kılık , kimlik ve din değiştirmiş kürtlerden çok çekti ve
hala da çekmeye devam ediyor.









Yorumlar
Yorum Gönder